TÜRK ROMANCILIĞINDA FRANSIZ TESİRİ NASIL BAŞLADI? – CEVDET PERİN

TÜRK ROMANCILIĞINDA FRANSIZ TESİRİ NASIL BAŞLADI?

CEVDET PERİN 

Tanzimat’tan sonra Türk edebiyatının roman ve hikâye tarzlarında husule gelen değişiklik — Muasır edebiyatımızın Fransız tesirini en çok hisseden tarafı şüphesiz romancılığı ve hikâyeciliğidir.

Esasen bu edebî neviler edebiyatımıza Tanzimat’tan sonra Fransız tesiri ile girmiş­ lerdir. Halbuki şiir için böyle olmadığını biliyoruz. Öyleyse, edebiyatımıza zaten Fransız tesiri ile giren bu nevilerin yine bu tesir altında gelişmeleri tabii bir olaydır. Tanzimat romanı denildiği zaman akla ilk gelen isim Ahmed Midhat Efendi’dir. Hikâyelerinin ve romanlarının mühim bir kısmı doğrudan doğruya Fransızcadan tercüme, bir kısmı adapte ve bir kısmı ise intihal olmasına rağmen, Ahmed Midhat Efendinin gerek muasırları üzerindeki, gerekse Servetifünun roman ve hikayecileri üzerindeki tesiri oldukça mühimdir.




Gerçekten B. Hüseyin Cahit Yalçın’ın daha henüz genç yaşta iken yazmış olduğu ilk romanı Nadide’nin son sahifelerinde arada bir konudan ayrılarak, okuyucuya hitabetmesi ve zavallı Nadide’-nin âkibetinden ana ve babaların ibret almalarını tavsiye etmesi, Ahmed Midhat Efendinin biraz iptidaî olan roman tekniğinin tesiri değildir de ne dir?.  Şu halde, Fransız romancılığının, Fransız roman tekniğinin, edebiyatımıza yavaş yavaş girmesinde ve bu olayın bir sonucu olarak Servetifünun romanının doğmasına büyük bir rol oynamış olması dolayısiyle, Ahmed Midhat Efendi Fransız edebiyatı ile Türk edebiyatı arasında âdeta bir köprü vazifesini görmüştür, denebilir. Yoksa tercü­ me suretiyle olsun, telif suretiyle olsun, Ahmed Midhat Efendinîn yazdığı eserlerin kıymetleri, ayrıca incelenmesi gereken bir konu teşkil etmektedir. Esasen Tanzimat romancılığı dendiği zaman ortada tercüme romanlardan başka hemen esaslı bir şey yok gibidir. Biliyoruz ki asırlardan beri diğer edebî nevilerle yaptığı çetin mücadelerden sonra roman nevi ancak on dokuzuncu asrın ikinci yarısında galebe çalmış ve nihayet birinci plâna geçmeye muvaffak olmuştur.

Böyle bir zaferin kazanılması için de Abbé Prevost’ların, Goethe’lerin, Chateaubriand’ların ve hatta Hugo’ların yazdıkları romanlar bile kâfi gelmemiş, Madame Bovary gibi Anna Karenin gibi, Cürüm ve Ceza gibi, Stendhal’in ve Balzac’ın muasırları tarafından takdir edilemiyen romanları gibi, nihayet Zola’nın seri romanları gibi eserlerin yazılması lâzımgelmiştir. İşte, Avrupa’da olduğu gibi, bizde de, ilk zamanlarda, daha doğrusu XIX. asrın ikinci yarısında roman nevi o kadar revaçta değildi. Bunun sebebini şu suretle izah edebiliriz: Roman nevi bugünkü muvaffakiyetini modernizme, yani sosyal hayatta husule gelen değişikliklere borçludur. Gerçekten, Avrupa edebiyatı tarihinde de romanın cemiyetle birlikte geliştiğini görüyoruz. Çünkü roman bugünkü sosyal şartlara en uygun bir edebî nevi haline gelmiştir. Şimdi Tanzimat edebiyatı zamanındaki Türk cemiyetini gözönüne getirelim: Görüyoruz ki Tanzimat Hattı’nın ilân edildiği tarihtenberi hayli zaman geçmiş olmasına rağmen birçok kimseler tarafından beklenen sonuçlar elde edilememiş, yani arzu edilen cemiyet mâalesef henüz doğmamıştır. Öyleyse Garp roman tekniğine göre yazılmış Türkçe romanları anlıyacak ve hazmedecek bir cemiyet henüz mevcut değildi. İşte bundan dolayıdır ki Tanzimat muharrirlerinin ve şairlerinin hemen hemen hepsi daha ziyade tiyatro eserleri yazmışlardır .

Diğer bir sebep de modern Türk romanının yazılabilmesi için gereken Türk nesri henüz doğ­ mamıştı. Başka bir yazımızda Servetifünun üslûbundan ve nesrinden bahsederken, servetifünuncuların meselâ eski cümlei mu’teriza yerine Fransız nesrinden mülhem olarak iki tire arasındaki cümleyi ve buna benzer daha birçok üslûp ve sentaks yeniliklerini hep Fransız tesiri altında dilimize nasıl soktuklarını göstereceğiz  . Öyleyse modern Türk romancılığı doğmadan evvel modern Türk nesrinin doğması gerekiyordu. Bu nesrin ilk belirtilerini belki Araba Sevdası’ında bulmak mümkündür. Fakat Araba Sevdası ilk defa olarak Servetifünun mecmuasında tefrika edilmiş ve bir Tanzimatçının yazmış olduğu Servetifünun romanından başka bir şey değildir .

Eski Türk hikâyelerti ve modern Garp romancılığı. — Klâsik edebiyatımızın Leylâ ile Mecnun gibi, Hüsrev ile Şirin gibi, Gül ile Bülbül gibi, Hüsn-ü Aşk gibi manzum hikâyeleri ile Tûtinâme gibi, Muhayyelâtı Aziz Efendi gibi, Hançerli Garibesi gibi halk arasında – yazılmışından okunan hikâyelerin ve daha birçok mansur veya manzum hikâyelerin şüphesiz, yazıldıkları zamanki sosyal şartları gözönünde bulundurulacak olursa, az çok değerleri vardır  .

Fakat bizim burada belirtmek istediğimiz şey bu eserlerin değeri değil, garp roman ve hikâye tekniği ile zerre kadar ilgisi olmayan bu yazılardan kısa bir zaman zarfında garp tarzında yazılmış Türk roman ve hikayesine nasıl intikal edildiğidir. Türk roman ve hikayeciliğine böyle kısa bir zamanda istikamet değiştirtmek vazifesini gören de şüphesiz Ahmed Midhat Efendi’dir. Kerem ile Aslı’yı birçok defalar bıkmadan okuyan dedelerimize Fransız muharrirlerinden yapılan tercüme romanlarını zevkle okutmak” her halde kolay bir iş değildi!.. İşte, durmadan, usanmadan ve yorulmadan çalışarak, didinerek yaptığı tarcümelerle, telif eserleri ile, gazete ve mecmualarındaki sabırsızlıkla beklenen tefrikaları ile, halkın bir taraftan tecessüsünü tahrik ederken, diğer taraftan da zevkini ve kültürünü sistematik bir şekilde değiştirmeye ve yükseltmeyi elinden geldiği kadar çalışan Ahmed Midhat Efendi, aynı zamanda memleketimizde Fransız edebiyatının bir nevi vulgarisateurü de olmuştur. Ahmed Midhat Efendi’nin hayatında Fransız tesiri nasıl baş­ladı? — Ahmed Midhat Efendi de Tanzimat ailesine mensup diğer bütün şair ve muharrirler gibi muhtelif memuriyetlerde bulunmuş, sürgünün ıstırabını çekmiş, feleğin sillesini yemiştir.




Namık Kemal’in hayatı kadar heyecanlı ve fırtınalı olmamasına rağmen, oldukça mücadeleli olan hayatını gözden geçirince görüyoruz ki, Ahmed Midhat Efendi Fransızcayı Sofya’da öğrenmiştir. Gerçekten, Niş rüşdiyesini bitirdikten sonra Ahmed Midhat Efendi evvelâ Ruscuk vilâyet meclisi kâtipliğine tâyin ediliyor ve bu şehirde oldukca derbeder bir hayat geçirdikten sonra Midhat Paşa’nın Sofya’da tesis ettiği müteaddit dairelerden biri olan Politika Dairesi kâtipliğine tâyin ediliyor. İşte bu şehirde genç Ahmed Midhat’ın hayatının yavaş yavaş yeni bir istikamet aldığını görüyoruz: Politika Müdürlüğü adı verilen bu dairede memurların hemen hemen hepsi Rum, Ermeni ve Yahudi idi.

Zira o devirde Fransızcayı memleketimizde ancak gayrı müslimler biliyor ve bu sayede geçiniyorlardı. Esasen ilk zamanlarda Bâbıâli’deki Tercüme odasında çalışan mütercimler ve tercümanlar da Fenerli Rumlardandı. Bunların yerine Türkler ancak XIX. uncu asırın ikinci yarısında, yavaş yavaş geçebilmişlerdir. Demek genç Ahmed Midhat, Fransızca bilen kimseler arasına girmiş bulunuyordu. Bunların içinde Dragan Efendi Ahmed Midhat’a pek çok yardım etmiş, fakat bilhassa Odyan Efendi genç kâtibin Fransızcayı metodlu bir şekilde öğrenmesinde büyük bir rol oynamıştı.

Gerçekten Odyan Efendi bidayette talebesine La Fontaine’den manzumeler ezberletmiş ve sık sık vazifeler dahi vermiştir. İşte bu iki Ermeni sayesinde yavaş yavaş Fransız dilini öğrenen Ahmed Midhat günün birinde Fransızca dergileri, gazeteleri ve kitapları okumağa heves etti. Bir yabancı dil öğrenmek hususunda Ahmed Midhat’ın öyle kendisine yardımda bulunacak kimselere rastlaması bir talih eseridir. Çünkü, bu parasız hocaların akıllı ve kabiliyetli talebelerine yaptıkları tavsiyelerin yabancı dil öğretme metoduna da uygun olduğunu görüyoruz. Gerçekten Ahmed Midhat’ın o zamanlar Magazine des Enfants adındaki Fransızca dergiye abone oluşu bunu teyid ediyor. Çünkü bir yabancı dil öğrenmekte olan bir kimsenin başlangıçta karışık ve zor şeylere dalması doğru» bir şey olmaz. İşte bu iki Ermeni demek daha o zamanlar, belki şahsî tecrübelerine dayanarak, talebelerine mâkul ve mantıkî bir metod tâkibettirmişlerdir.

Fransızcaya bu heves edişin neticesi ne oldu ? Ahmed Midhat artık Fransızcayı iyice öğrendiğine kanaat getirince yavaş yavaş tercü­ meler yapmağa başladı ve bu tercümeleri Tuna Vilâyet Gazetesi’nde neşretti. Fakat Fransızcayı yalnız okumak ve yazmak hususunda değil, aynı zamanda konuşmak hususunda da Ahmed Midhat Efendi’nin daha o zamanlar oldukça ilerlediğini, kendisinin günün birinde bir yabancı mühendisine tercümanlık yapmak üzere seçildiğini öğreniyoruz.9 Bu da gösteriyor ki Ahmed Midhat’ın Politika Müdürlüğündeki hocaları Dragan ve Odyan Efendiler genç talebelerine yalnız nazariyatı değil, aynı zamanda pratiği de, yani Fransızcayı konuşmasını da öğretmesini ihmal etmemişlerdir. İşte böylece, Fransızcadan tercüme yolunu tutan Ahmed Midhat, ilk yazılarını neşretmeğe başladı. Ahmed Midhat’ın bu tarihten itibaren yazı dilinde de bir değişiklik husule gelmesi pek tabii bir olaydır. Çünkü durmadan okuduğu Fransızca kitapların gerek fikir, gerekse sentaks bakımından tesiri altında kalmamasına imkân yoktu. Gerçekten, meselâ Menfa adlı eserinde şöyle cümlelere sık sık tesadüf edilmektedir: ” Familyayı İstanbula aşırdıktan sonra…  „ , ” Pijamamız var: çalarız, çağırırız. Fotografya takımımız var : türlü türlü resimler yapar eğleniriz. „ Ahmed Midhat’ın tercümeleri olsun, telif eserleri olsun, işte yukarda misal olarak zikrettiğimiz cümleler gibi yeni kelimelerle ve zamanın sentaks kaidelerine pek de uygun olmayan bir takım şekillerle doludur.




O zamanlar muharririn eserlerini okuyan kimseler belki bu yeniliklerin tesiri altında kalmamışlar ve sadece kitapları okuyarak bir parça heyecan ve zevk duymakla kalmışlardır. Fakat unutmamalıdır ki, bir muharririn tesiri muasırlarından ziyade, kendisinden sonra gelecek olan nesiller üzerinde hissedilir. İşte Kırk anbar muharriri için de böyle olmuş olsa gerektir. Onun kitaplarında sel halinde akan bu yeni yeni kelimeler ve teşkiller günün birinde Servetifünun nesrini meydana getirecek olan âmiller arasına katılacaktır. Midhat Paşa’nın Bağdad’a vâli tayin edilmesi üzerine, Paşa’nın bu naklinden çok evvel istifa etmiş bulunan Ahmed Midhat, onu tekrar tâkibe karar verdi Fakat bu sefer, Bağdad’a giden yüz kişilik kafile ile birlikte bir de küçük matbaa vardı: Bu, Ahmet Midhat’ın “matbaacığı,, idi. Bağdad’da Ahmet Midhat, iki kişinin tesiri altında kalmıştı: Can Muhtar ve Hamdi Bey. Bunlardan birincisi Ahmet Midhat’a Şarkı, Şarkın felsefesini ve edebiyatını tanıtmıştır ; ikincisi ise Garbı ve bilhassa Fransa’yı tanıtmak suretiyle Sofya’da Dragan ve Odyan Efendilerin başladıkları esere devam ve ikmal etmiştir . Hasan Mellâh ve Le Comte de Monte – Christo Romanları — Rodos adasına sürüldükten sonra Ahmet Midhat’da roman yazmak için heves uyandı. Esasen bunun için zemin ve zaman da müsait bulunuyordu.

Gerçekten muharrir çok geçmeden işe koyuldu ve yazdığı romanları neşrettirmek üzere birer birer İstanbul’a göndermeğe başladı. Bu telif romanlar şunlardır: Hasan Mellâh, Hüseyin Fellâh, Dünyaya ikinci geliş, Flâtun Beyle Rakım Efendi. Bunlar cidden muharririn en karakteristik romanlarıdır, denebilir. Bunların içinde konumuzu ilgilendirmesi bakımından olsun, Ahmet Midhat’ın en karakteristik tarafı olan muhayyilesinin kudretini göstermesi bakımından olsun, en önemli olanı şüphesiz Hasan Mellâh’dir.

Bu yazı Sayın CEVDET PERİN tarafından yazılan TÜRK ROMANCILIĞINDA FRANSIZ TESİRİ NASIL BAŞLADI? başlıklı makalesinin bir kısmını içermektedir.

YAZININ TAMAMINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ

Bir Cevap Yazın