OLİVİER LACOMBE – TARİH

TARİH

Dr. OLİVİER LACOMBE

Bu yazımızın konusu insan tarihi olacaktır. Böyle bir sınırlamayı burada uzun uzadıya müdafaa etmemek gerektiğini sanmıyorum. Bu sınırlamayı bize makaleler serimizin genel yönü lüzumlu göstermektedir.




Hem de insan tarihi, biricik tarih olmasa bile en yüksek manada tarihtir. Her olay, – fizik alanından olsun, mâna alanından olsun – esasında iki bakımdan ele alınabilir. Olay, bir yandan zaman dışı bir düzen, zaman dışı kanunlar içine konabilir. Cournot’nun teorik dediği bilimler işte böyle davranırlar. Öte yandan, tek olay, zaman serisi içinde bulunan bir olay olarak da göz önünde tutulabilir. Aynı Cournot’nun tarihsel adını verdiği disiplinler işte böyledirler. Astronomlar göğün tarihini, jeologlar yerin tarihini, paleontologlarla tabiat bilginleri yaşıyan türlerin tarihini yazarlar, Şuna dikkat etmek gerekir ki, bütün bu alanlarda, tarih görüşünden (daha doğrusu, tarih perspektivinden) zaman dışı kanunluluğuna geçiş, işe zorakilik katmadan, konunun bütün cephelerini elinde tutamıyan genellestirici tecrit, konuyu bozmadan, oluyor.

Dahası var: bazı doktrinler, -meselâ evrim (evolution) doktrini – içinde buiki perspektivi bütün özelliği ile alıkoyan ve bunları olayların daha tam bir açıklanması için birleştiren yüksek bir sentezi gerçekleştirmek isterler. Buraya kadar ileri sürdüğümüz fikirleri insan üzerine nakledelim. Burada, bir ilk mülahaza belirmektedir. Bundan böyle artık sözü edilen şey, insanı insanın bilmesidir. Öyle ki bilimin şart koştuğu objektiflik, kendine has zorluklara, hattâ bazılarının dediği gibi, aşılamaz sınırlara çarpmaktadır. Bilinecek olan şeyin tabiatı zihnimizden müstakil oldukça, düşünüşün tabiatına yabancı kaldıkça, zekânın objektif bir durumda tutunabilmek için aşacağı engeller ne olursa olsun, objektif durum, görünüşe göre, zekânın hakkı olacaktır: Fakat birçok feylesoflar kendini ve başkalarını bir bilim konusu gibi ele almanın mümkün ve meşru olduğunu kabul etmiyor ve kendi kendimiz üzerine şuurlu düşünmenin yahut başka bir ferdi anlamanın objektif bilgi ile bîr arada ölçülemiyerek başka bir bilgi cinsinden olduğunu düşünüyorlar. Bu son görüşe* göre, nesne, içliliği hattâ denebilir ki derinliği olmaması bakımından, şahs’ın karşıtıdır.

Kendine bir şeyi saklamadan zihnin araştırmalarına tekniğin elemelerine açık olan nesne, hiç de kendisi için var değildir. Halbuki şahıs, içinde sakladığı sırrın ancak kendi isteğiyle meydana vurulabilen son ve dokunulmaz niyetlerinin hakimidir. . Davranış psikolojisi ile sosyolojinin tenkitleri, objektifin tarafa tutularak ileri sürülmüş oldukları halde, şimdi sözlerini ettiğimiz feylesoflarıntenkitleriyim aynı noktaya yaklaşmaktadır. Birincisi (yâni davranış psikolojisi) her türlü içebakış durumunu reddediyorsa, bu, deneyin kendi kendisini objektifçe inceliyebileceğine inanmıyacağındandır. İkincisi (yâni sosyoloji), mânâ acununu, niyetli hareketlerin bilerek seçilmiş ereklere (gayelere) göre olmaktan ziyade, önce gelen sosyal olaylara bağlı olarak tayin edilmiş görülebîlmeleri bakımından, göz önünde tutmak istiyorsa bu, onun, insan hareketlerini, bunları vücuda getiren insan şuurundan uzak tutmadan bilim kuramıyâcağını düşündüğündendir. Şahıs ile nesne arasında, hiçbir bakımdan biribirine irca edilemiyecek bir karşıtlık gören tezi kendimize tam olarak mal edemiyeceğiz.

Doğru bir fiziküstü realizme (herhangi bir metapsişizmeye düşmeden) düşüncesiz şeylerin zavallı gerçekliği içinde şahıslan karakterlendiren bu varlık ve ruh içliliğinin haberini taşıdığını bilmelidir, diyoruz. Sonra, bu realizme, bütünleyicisini, zekâ, maddelik olmıyan gerçeklerin derecesine çıkmak durumunda bulununca, kendini inkâr etmiyen bir ” intelectualisme,, de bulmalıdır, fikrindeyiz. Buna karşılık tecrübeye dayanan insan bilimlerinde, kabul edilmiş metodoloji esaslarının işe yaradıklarını – bunların itibari olarak kabul edilmiş şeyler kaldıkları ölçüde – inkâr etmek fikrinde değiliz. Bu iki nokta tesbit edildikten sonra, şu doğru kalıyor ki, tarihsel bilgiden teorik bilgiye geçiş, insan alanında, zekânın yönünü temelinden değiştirmesini gerektirir. Tarihin insan topluluğunda oynadığı rolü, hafızanın fert hayatında oynadığı role benzetirsek, tarih durumunun özelliğini daha iyi kavrarız. Şüphesiz bu, aldatıcı bir kesinlikle ilerilere götürülmemesi gereken bir benzetmeden başka bir şey değildir. İşte bu kayıtladır ki bu benzetmenin doğruluğuna inanıyoruz.

Bergson’nun iki hafıza kuramını hatırlıyalım. Hatırlamada, onu bazan alışkanlığa, bazan da bilgiye (olduğu gibi alınmış geçmişin bir nevî spekülatif bilgisine ) yaklaştıran bir görev ikiliği görmek için onu bütün sistematik anlamında kabul etmek zoru yoktur. Hattâ, hatırlamanın bir üçüncü kullanılışını, bir insan şahsı tarafından yaşanmış tecrübenin toplu olarak bilimini de ayırmak doğru olur. Hayatının geçmiş olaylarını geriye dönüp inceliyen bir kimsede böyle bir inceleme ancak merakını doyurmak bakımından diyebileceğim hafif bir ilgi uyandırabilir ve az çok zekice, kendine az çok hoş gelen bir hülyanın sınırlarını pek aşamaz. Hafıza bu dağılmadan ancak kendine bir ahlak yönü vermekle, yâni taşıdığı geçmişi bir kişiliğin kuruluşu bakımından ölçmekle, kurtulabilir. (Sanatçının, hafıza malzemesinden neler yapabileceğini burada bir yana bırakıyoruz. Buna dair meselâ bir Prousf un eserini göz önünde tutalım).

Alışkanlık olan hafıza ile sosyal kurumlar ve âdetler ilgilidir. Düpedüz geriye dönmüş hafıza ile (sadık olmak şartiyle ) geçmiş olayları yorulmadan toplıyan mütebahhirlik ilgilidir. ” Kişilik veren „ hafıza ile de sözün en dolu mânasında tarih sentezi bağlıdır. Ana hatlarını çizdi¬ ğim bu parallelliği kabul buyuracağınızı ümit ederim. Bilim metotları tarihin maddesi üzerinde işliyebiliyorlarsa, tarihin manasını tefsir etmek ve böylece sentezini kurmak, felsefeye aittir. İşte şimdi bunu göstermek isterim. Tarihçi, gidişini hatırlatmak burada bana düşmiyen kritik metotlariyle, şehadetlerle vesikaların doğru söylediklerini, doğru olduklarını meydana koymakla bilim işi görmüş olur. Bu çalışmanın sonucu, zaman sırasında düzenlenmiş tek olay ve olgu serilerinin meydana çıkarılmasıdır.

Sosyoloji kendi görüşüne göre bu malzemeyi ele alır ve ona bugünün olay ve olgularını katar. Önce, kıyaslama ve istatistik metotlariyle bu malzemeden genel olaylar, sonra, tipik bünye ve metabolizma şemaları, en son olarak da şartlan veren ve alan olaylar arasında ” biribiri ardından gelme „ kanunlarını çıkarmaya uğraşır. Fakat, rica ederim, bu sade sözlerin ne kadar çok meseleyi ortaya attığına dikkat buyurunuz. İnsanın hareketi, yâni ahlâk bakımından değerlendirilebilen hareket – ki, hem tarihçinin hem sosyologun müşterek maddesidir – onun özüne ait değer üzerinde bir hüküm yürütülmeden, yalnızca bir gerçek hükmüyle tesbit edilebilir mi ? Öte yandan, her insan hareketinin bir tikel bir de sosyal görünüşü vardır.

İnsan, tabiatı icabı sosyaldir; hiç sosyal olmıyan, yapayalnız bir varlık, yapıntıdan başka bir şey değildir. Karşılık olarak da cemiyet, onu teşkil eden tek varlıkların dışında varolmadığı gibi, bu varlıkların dinamizması, etkisini göstermeden de gerçekleşemez. O halde bu iki görünüşün biribirine göre önemi ne olacaktır? Acaba şöyle mi düşünmeliyiz: sosyal olan, tek olanı, daha yüksek bir gerçeğin ona bağlı bir gerçeği içine alması, gibi içine alır; Öyleki tek varlık onu büsbütün aşan değerlere biyolojik bir dayanak rolünden başka bir rol oynıyamaz. Yahut da şuna mı inanmalı: tek tek .değişmelerin kendilerine has bir gerçeği, sosyoloji düzeni ile aynı zamanda varolan psikoloji ve ahlâk alanında bir gerçeği vardır.

Fakat bu düzenin ayar edici bir kanunluluğu, büyük sayılar kanununa uygun olarak istatistik bakımından doğru kalmaktadır. Birinci halde, tarih, sosyal bilimin ancak bir hizmetçisi olur. İkincisinde, tek tek değişmelerin tarihi olmak bakımından kendine has bir mâna taşır, fakat insanlığın toplu olarak evrimi üzerinde bizi aydınlatamaz, çünkü bu iş, yalnız sosyolojinin işidir — yahut da şunu mu kabul etmeliyiz: teker teker bazı teşebbüsler kendi sosyal şartlarından taşarak tarih oluşu üzerinde onun yönetilmesini üstten tayin eden, imtiyazlı bir nedenlik hükmü sürer. Böyle olunca tarih, sosyal bilimlerin haklarına dokunmadan birtakım yüksek haklar kazanmış olur.

Şüphe yok ki, olayların görülmesi ve ortaya konulması merhalesinde, tarihçiler de sosyologlar da her türlü değer hükmü ileri sürmek işini durdurmalıdırlar. Ancak bu sayede objektif olabilirler. Fakat şu da vardır ki, değer, bu gibi olayların özüne bağlıdır. Öyle ki bunlar değere içerik olarak baş vurmadan anlaşılamaz; yâni tanılıp meydana çıkarılamaz. Meselâ askerlikte bir kahramanlıkla ahlâk bakımından her hangi bir değerlendirme hep biribirine bağlıdır.

Savaş meydanında şu veya bu davranışı, kahramanca hareketler arasına soktuğumuz zaman, böyle bir değerlendirmeye dayanmamak imkânsızdır. Ama bu, bilim adamının, araştırdığı olayın değerini sınırlandıran norm üzerinde hüküm yürütmelidir demek değildir. Auguste Compte’un sistemi, tek ruh gerçe¬ ğini bir yandan biyoloji olaylarına, öte yandan sosyal olaylara irca etmektedir. Bu sistemin içine düştüğü paradoksu burada çürütmeye lüzum var mı? İyi âdetlere uyalım, bunun isbatını vermek işini ona bırakalım. Sosyoloji determinismesi taraftarlarıyla, teknedenliğin imtiyazlarını müdafaa etmeyi düşünen tarihçileri çarpıştıran ikili yol ise, dikkatimizi daha fazla çekmelidir. Görünüşlerinden biri dolayısiyle bu çekiş¬ me felsefede hüriyet meselesine dayanmaktadır. İleride bunu ayrıca ele alacağız.2 Bugünlük meselenin verimlerini sadeleştirecek ve—tek nedenlik serbest midir, yoksa kendi düzeni içinde önceden tayin edilmiş midir, buna karar vermeden—yalnız iki cins nedenin biribirine raslamasından çıkan zorlukları göz önünde tutacağız. Doğru söylemek gerekirse, zorluğun, tecrübeye dayanan disiplinler plânında ortadan kaldınlabileceğîne inanmıyoruz.




Önce sosyologun kanıtlarını dinliyelim. Bunların hepsi, bilim bakımından anlaşırlığın “ancak genel olanın bilimi vardır» diyen klâsik ata sözünde de ileri sürülen hakları etrafında toplanmakta, ve şöyle denilmektedir: zaman ve fert bakımından tek varlıklar ancak evrensel ve zaman üstü konular içine sokulurlarsa doğu olarak açıklanmış olurlar. Sosyal olaylarda sosyoloji determinizmesinin hüküm sürdüğü alana önceden sınır çizmemek gerektiği, sosyolog için çok lâzım, pratik bir postulattır. Üstelik, öte yandan, sosyal bakımdan şarta bağlanmış bir tek insan hareketi ve şartlanma ile kesin olarak tayin arasında, tecrübe sayesinde görülebilecek bir sınır bulunmadığından, sosyoloji görüşü tam olarak haklı görünebilir. Tarih- çinin tezi acaba insan evrimi içine tesadüfü yeniden sokmuyor mu? Burada biz modern küçükler fiziğinde Heiseaberg’in emniyetsizlik yahut belirli olmamak bağıntıları ile soktuğu tesadüften ziyade, biribirinden müstakil nedenlik serilerinin, biribirine raslânmasından doğan tesadüfün sözünü ediyoruz.

Fakat ha bu olmuş, ha o olmuş, bilgin bu tesadüfün içinde daima bir akıldışına raslamakta, onun irca yoluyle ortadan kaldırması lâzım gelmektedir. Biliminin determinizmesine bozukluklar getiren tek tek değişmeleri, istatistiğe dayanan sosyal kanunlarla ortadan kaldırmak mutluluğuna erişmiş olan sosyolog, sosyal dışı yeni nedenlik cinsini, hem de hiç irca edilmeyeceği ileri sürülen bir nedenlik cinsini nasıl olur da iyi .karşılıyabilir?. Tarih oluşunun şahıs dışı anlaşılabilirliğinin bu müdafaasına, tarihçi, her insan şahsının, yahut hiç olmazsa büyük fertlerin ölçüye gelmez özelliğini hatırlatarak cevap verecektir. Böylece çatışma, felsefe alanına götürülmüş oluyor. – Zamanın, insan şahsı için bence ne gibi bir mana taşıdığına az zaman önce huzurunuzda kısaca işaret ettim. Şimdi bana göre insan topluluğu için tarihin ne mâna taşıdığını, işte bu önceki taslağıma dayanarak size söyliyeceğim. Bütün varlığı ile insan topluluğuna bağlı olan şahıs,. topluluktan alır ve ona verir; ve bu takas şahsı fevkalâde zenginleştirir. Bir bakımdan o, her şeyi feda etmesini topluluğa borç¬ ludur, hattâ zaman içinde var olmasının fedasını bile… Çünkü şahıs varlığının kendisini değilse de gelişmesinin imkânını topluluktan almıştır. Fakat önce size dediğim gibi insan topluluğu, tabiatı dolayısiyle, zamanın içindedir; şahsın zamanı aştığı doğru ise, şahıs başka bir bakımdan da zamanı aşmıştır.

Şimdi size arzettiğim hem şahıscı hem toplulukçu doktrin, tarihçi, şahsiyet imtiyazlı anlarında sosyoloji determinizmesini bir dereceye kadar aşabilir dediği vakit, tarihçinin tarafını tutmak zorundadır. Fakat bu sözde de, tarih bilgisi felsefede bir tarafı tutarak aydınlanmazsa, tam olarak gerçekleşemiyecektir mânası saklıdır. Bu sözden kuşkulanmamasını tarihçiden rica ederim. Ondan acaba, tarih, varoldukça, ancak bilim yapar, hiçbir zaman felsefe yapmaz, üstelik feylosofluk etmek, bir tez ortaya koymak değil de, şu veya bu tezin tarafını tutmaksa, en iyisi tarihin felsefe olmamasıdır, gibi bir itiraz işitecek miyim? Bir felsefenin büyük tezleri biribirlerini zorunlu kıldıklarından, şu veya bu tek mesele için teklif ettiği çözümlemeleri keyfi seçiyor gibi görünmemesi güç olacağını, çünkü her defasında doktrini baş¬ tan sonuna kadar anlatamıyacağını kabule hazırım. İlâve edeyim ki, benim burada yaptığım insan zihninin felsefe nizamında aldığı muhtelif durumları müşahededen ibarettir, yoksa, hiç de bu fiilî çokluğu hukikî çok olarak tesis etmek istemiyorum. Fakat ben de belki durumumu şunları söylemekle düzeltebilirim: felsefeden, tam olarak işlenmiş bir sistemi zorunlu olarak anlamıyorum; fakat hiç olmazsa insanın tabiatı ve varolmasının mânası üzerinde düşünceli ve şuurlu bir görüş anlıyorum.

Şurası apaçıktır ki, her ne kadar tarihçiler olayların meydana çıkarılmasında aralarında oldukça kolay uyuşurlarsa da, bu olayların sentezini kurmak gerektiği vakit, aralarındaki düşünce birliği çok daha az olur. Demek ki tarihçiler olayları artık müşterek bir görüşle ele almamaktadırlar. Şüphesiz bana şöyle cevap verilecek : türlü tarih sentezleri arasındaki ayrılık, türlü felsefe sistemleri arasındaki ayrılıklıktan daha azdır. Belki Öyledir. Bu, şunu gösterir: insanın kendisi hakkında edindiği türlü görüşler, biribirlerine istedikleri kadar karşıt olsun, bunlar arasında gene birtakım bağlar vardır; üstelik ” tarih sentezi,, ile ” tarih felsefesi „ni biribirinden ayırmak lâzımdır.

Birincisi az çok kapalı kalan ve zihnin çabalamasiyle vücut bulmuş olmaktan ziyade tarihin malzemesiyle uzun bir alışkanlıktan ilham alan bir ahlak felsefesine dayanır; ikincisi bir belirtik sistemle ilgilidir; bu sistem şüphesiz, indiliğe düşmemek için tecrübeye sadık kalmalıdır; fakat onun tecrübe üzerinde yüksekten hakim olması da zorunludur. Kapalı olsun, sistemleşmiş olsun, felsefe, tarihin sentezine hangi bakımdan lâzımdır? Demiştik ki, tarihin malzemesine tatbik edilebilen türlü bilim metotları bizi bir yândan olay ve olguların zamanda sıralanmış serilerini; öte yandan da aynı olay ve olguların meydana çıkmasını tayin eden frekans kanunlarını verecek durumdadırlar. Şuna iyice dikkat edelim: ne bir tek ve yüksek bir serinin, ne de bütün kanunları içine alan ve bütün olaylara. hükmeden en yüksek bir kanunun sözünü ediyoruz. seri’ler, kanun’lar diye çoğunluk şeklini kullanıyoruz.

Bununla beraber, tarihle sosyal bilimin günün birinde bütün boşluklar dolduktan, her türlü çokçuluk ortadan kalktıktan sonra, henüz pek uzak oldukları bu çift ülkeye erişeceklerini kabul edelim. Şu var ki, tarihin zamanda sıralanmış serisi, biricik olmakla beraber zaman bitmeden önce ne tam olabilir, ne de kendi sentezini verebilir. Gelecek sözünün insan için bir mânası kaldıkça, tarihte oluş açık ve olay plânında tamamlanmamış olacaktır.




Bu yazı Sayın Dr. OLİVİER LACOMBE tarafından yazılan TARİH başlıklı makalesinin bir kısmını içermektedir.

YAZININ TAMAMINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ

Bir Cevap Yazın