GOETHE’NİN SANAT GÖRÜŞÜ – Dr. MELÂHAT ÖZGÜ

GOETHE’NİN SANAT GÖRÜŞÜ

Dr. MELÂHAT ÖZGÜ

Bir bütün halinde toplanamıyan, bir ana fikirle tâyin edilemiyen dağınık görüşler, bir sistem kuramadıkları için estetik kitaplarında yer alamazlar. Bundan ötürüdür ki Goethe’nin sanat görüşü hiç bir yerde başlı başına bir fasıl dolduramaz.

Buna rağmen onun bu alandaki gö­ rüşlerinin, bilhassa devri, şahsiyeti ve edebî yazıları için, önemi büyüktür ; sonra da yeni görüşlere temel olmuştur. Goethe’nin ruhunda bütün ömrünce sanat aşkı sönmemiş, kafasında sanat anlamı silinmemiştir. Sanat nedir? Nasıl doğar? Hangi isteğe dayanır? Sanat eserleri deyince ne anlaşılır? Sanatın içi nedir? Dışı nedir? O, bütün bu sorulara cevap vermiş, her biri üzerinde uzun uzun durmuştur.




Fikirlerinde sürekli bir yenileme görülür. Goethe gençliğinde, “Alman Mimarlığı üzerine,, yazdığı yazıda “sanat, güzel olmaktan ziyade şekilvericidir: Onun bu kudreti… güzellikten çok daha öz, çok daha büyüktür; çünkü insan varlığını sezer sezmez, içinde harekete gelen şekilverici bir tabiat uyanır.. etrafındakilerini kavrar ve onlara kendi ruhunu aşılamağa çalışır,, der  . Sanatın bu şekilverme isteği, yaratma isteğidir; çünkü yaratılan ancak bir şekille ortaya çıkabilir. Fakat bu şekilverme isteği acaba insana nereden geliyor ? Goethe, “Şiir ve Hakikat,, adını verdiği kendi hayatını anlatan eserinde şöyle der: “Düşündüğümü dış dünya ile karşılaştırarak düzeltmek ve aynı zamanda iç huzurumu bulmak için beni sevindiren, üzen yahut da herhangi bir şekilde oyalıyan şeyleri bir resme, bir şiire dökmek ve böylece kendimi onlardan kurtarmak yolunu tuttum. ,, Böylece şekilverme isteği her şeyden önce, kuvvetli heyecanlan yatıştırmak ihtiyacından geliyor. Esasen her türlü sanatın kökü de bu heyecanda değil midir ? Büyüklü­ ğe karşı hayranlık, güzele karşı sevgi, çirkine karşı nefret, kayıba karşı acı ancak sanatçıyı yaratıcı yapar; çünkü insan ancak, içini dolduran heyecanın yükünden onu dışarıya atmakla kurtulabilir. Dışarıya atmak ise burada onu herhangi bir sanat vasıtası ile tesbit etmektir. Goethe, Sulzer’in güzel sanatlar üzerinde yazdığı yazısını tenkit ederken de, “tabiat diye aldıgımız şey kudrettir,, diyerek şöyle devam eder: “Tabiat yaratır, fakat yarattığını devam ettirmez, yutar. O, her şeyi geçici kılar, binlerce tohumu ezer; yine binlercesine filiz verdirir büyütür, kıymetlendirir, sayısız surette çeşitlendirir, fakat ne güzeli, ne de çirkini; ne iyiyi, ne de fenayı, neticede hiç bir şeyi devamlı kılmaz. Yanyana duran her şeyi yokeder. Sanat ise bunun tamamiyle aksini yapar: O, her şeyi yokeden kuvvete karşı, ferdin gayretiyle onları ebedîleştirir .,,

Demek oluyor ki şekilverme isteği bir de geçici olanı devam ettirmek, geçmişe karışacak olanı suni vasıtalarla tespit etmek ihtiyacından doğuyor. Geçmişe karışacak olan da yalnız resimle değil, plastik ve edebî eserle de ölmez bir hale getirilebilir, yeter ki, ona, onu ölmez kılabilecek bir sanatçı bulunsun! Fakat sanatçı, geçmişe karışacak olanı ölmez bir hale getirmek için ne yapmalı? “Sanatçı tabiata dayanmalı, tabiatı araştırmalı, tabiatı taklit etmeli ve tabiatın gösterilerine uygun şeyler meydana getirmelidir .„

İnsan da tabiatın bir parçası olduğundan, tabiata uygun olarak yaratacağı şeyler, hiç şüphesiz, muhayyilesinin şekilverme isteğinin bir devamı olacaktır. Yalnız tabiat deyince ne anlıyoruz? Dışarıda sayısız şekilleriyle üzerimizde çeşitli izler bırakan bir tabiat vardır. Bir de ruhun hayatı olarak içimizde bulunan ve kendisini anlatmak için bütün kuvvetiyle çırpınan bir tabiat vardır. Her ikisi de tabiattır ve birbirinden ayrılmaz. Sanatçının şekilverme isteği yalnız dış tabiatı şekillendirmekten ibaret kalırsa, aslında sadece, tabiatın üzerinde bıraktığı tesirlerle şekil veriyor demektir. Bu da, içinde duyduğu heyecana, ruhî hayata şekilvermesidir; çünkü sanatçının bu heyecanı, dıştan aldığı tesirlere bir kar­ şılıktır. Böylece sanat eserleri, dış dünyanın, sanatçının iç dünyasındaki akisleridir.

Öyle ki, bu iç dünya her şeyi yakalar, içine alır, ve kendi şekil ve tarziyle yeniden yaratır. Burada Goethe’nin ikinci görü­ şüne temas ediyoruz: Sanat her ruh faaliyeti gibi özne ile nesneden ibaret bir sentezdir. Bir çocuğun yaratılması gibi, iki çeşitli dünyanın özne ile nesnenin sevgi ile birleşmesinden dogar ve büsbütün ayrı bir varlık olarak ortaya çıkar. Bu varlık insanın tabiatı kavrayış tarzına göre değişik şekillerde gözükür. İnsan tabiatı her devirde başka türlü kavrar. Goethe gençliğinde “Sturm und Drang,, devrini yaşadı, olgunluğunda ise klâsik devrin mümessili oldu. Bu itibarla onun tabiat kavrayışı da değişti. “Şturm und Drang,, devrinde tabiat görüşü panteist bir tabiat hayranlığına dayanıyordu. Tabiatın bütünlüğüne, birliğine, canlılığına karşı derin bir heyecan duyuluyordu. İnsan kendini tabiatın bütün gösterilerine vermeğe çalışırdı, çünkü tabiatı her yerde görmiyen, onu hiç bir yerde göremezdi.




Onun aslını ancak hayattaki karşıtları gören, tabiattaki kutupları sezen anlayabilirdi. Bunun için bu görüşler insanı bütü­ nü görmeğe doğru götürdü. Goethe, Shakespeare’i methederken, o, hayatın ayrı ayrı parçalarını değil, bütününü görmeğe ve göstermeğe çalışmıştır, “fena dediğimiz, iyinin ancak öbür tarafıdır ve bütünün içinde bulunması şarttır,, demiştir. Böylece güzelin de çirkinin yanında bulunması gerekli oluyor, çünkü yalnız güzel tabiata bağlanmak, gerçek tabiatı inkâr etmek, demektir. Tabiatı güzelleştirmeli fikrini ileriye sürenler, tabiattaki gerçek güzelliğin karşıtlar içindeki varlığını sezmemiş olanlardır. Tabiattaki bu bütünlük duygusu, sanatta kendisini bilhassa geniş konuları ele almakla gösterir. Fakat geniş konuları işlemek için, içten, kuvvetli bir enerjiye ihtiyaç vardır. Bunun için de sanatın arkasında, hayatın canlılığını duymak gerekir. Bu da ancak orijinal olanı belirtmek, sanatı mümkün olduğu kadar gerçeğin ışığı altında tutmak, hayatı ölmez kılmak için kudretini ve muhtevasını göstermekle olur.

İnsanın içindeki coşan hisler, yani tabiat, hiç bir kaba sığmaz, canlılığını daima taşarak, hudutları aşarak gösterir. Bu canlılık onun orijinal olmak isteğinden ileri gelir. Gerçek de işte bu orijinal olandadır. Orijinal olan ise insanın iç dünyasındadır. İç dünya görünmez. Sanatın vazifesi, işte bu iç dünyayı görünür bir şekle sokmak, onun ger­ çek tarafını aydınlatmaktır. Meselâ “Werther’in Acıları,, aslında bir roman olduğu halde, gerçek bir hayatın hikâyesi gibi gözükür; çünkü eser, bir sanat eseridir. Onu okuyana, yazanın hayatını okuyor gibi gelir. Herder’in dediği gibi de “Shakespeare’in eserlerini seyrederken insan kendisinin tiyatroda olduğunu tamamiyle unutur ve sanki cihan tarihi içinde yaşıyormuş gibi olur. „ Hayatı ölmez kılmak isteği ise, bü­ yüklüğe karşı duyulan hayranlıktan ileri gelir. Bunu Shakespeare öğ­retmiştir.

O bu devrin sanatçılarının iç rahatlığını kaçırmakla beraber, onların Faust ve Karl Moor gibi ruh bakımından büyük insanlar yaratmalarına sebep olmuştur. Bu şahısların içindeki dünya, yani tabiat bü­ yüktür. Onlar canlılığı bütün derinliği ve samimiyetiyle duymuşlardır; fakat tabiat için çırpınan bir devirde, sanatın da bir nevi tabiat olması lâzım gelir. Halbuki sanat asla tabiat olamaz, çünkü ancak muayyen şekiller içinde ortaya çıkabilir. Fakat bu devir sanatın da kendine has bir şekli vardı. Hudutları aşmak, kaideleri yıkmak şekilsizlik midir ? Goethe, Mercier-Wagner’in “Temaşa sanatı üzerinde yeni bir deneme,, adlı esere yazdığı eklenti yazısında “kaideleri yıkmak şekilsizlik değildir,, der  . Şekil, sanatçıya dıştan değil, içten verilmelidir. Sanatçı herhangi bir şeyi içten kavrayarak meydana getirdiği şekil ile sanat eserinin ölçü­ sünü bulur. Bununla eserde “bir iç şekil,, yaratılmış olur. Bu iç şekil sanatçının iç dünyasını gösterir ve sanatı fertte tabiat yapar, onun esas prensibi de kavrayış olur. Fertler, tabiatı ne kadar değişik kavrarlarsa, sanatlarına o kadar değişik şekiller verebilirler. Fakat tabiatın gerçeğe dayanmasına, sanatın da tabiata şekilvermeğe çalışmasına rağ­ men sanat ile gerçek arasındaki uçurum büyük değil midir? Goethe bunu da sezmişti: “Her şeklin, en belli olanın bile, bilinmiyen bir tarafı vardır  „ , çünkü sanat ancak sunî vasıtalarla canlı olanı, degişmekte bulunanı tespit eder ve sonu olmıyana sunî bir son verir, yani o, tabiatı seçer, onu kavrar, şekillendirir ve ona üslûbunu katar. Böylece tabiat ferde geçmekle vakıa devam ettirilir, fakat ancak devam ettirenin kavrayışında yine tabiat olur.




“Şekil her zaman için bir adesedir, bununla biz tabiatın kutsal ışıklarını, onları insanın kalbindeki ateşe çevirmek için toplarız ,,. Böylece sanat ile tabiat arasındaki münasebet, dış dünya ile, onun fotoğraf adesesinden geçerek plağa akseden resmi arasındaki münasebet gibidir. Sanatta tabiat, bir sanatçının adesesinden geçmiş, bu adeseye göre şekil almış bir tabiattır. Sanat eseri, onun kavrayışına göre kıymetlenir. Sanatçının gözü, tabiattaki dağınık ışıkları bir araya toplıyarak insanın ruhuna aksettirir. Sanat eseri bundan dolayı tabiatın yalnız küçülmüş değil, ayni zamanda bir araya toplanmış şeklidir. Tabiattan daha tabiî, belki bunun için gayri tabiî denilebilir. Bununla Goethe’nin “Tabiatı sadece taklit, tarz ve üslûp,, adlı yazı­ sına dayanıyoruz.

O, burada bir sanat eserinin meydana gelebilmesi için sanatçının üç merhaleyi aşması lâzım geldiğini ileri sürer: Tabiatı sadece taklit -tarz – üslûp. Tabiatı sadece taklit ederken, sanatçı konularını tabiattan seçer. Onu olduğu gibi kopye eder, ve kendinden hiç bir şey ilâve etmeden aslına büyük bir sadakatla onu yine ayniyle vermeğe çalışır. İkinci merhalede, sanatçı, tabiattan ayrılmamakla beraber, hafıza ve muhayyilesini kullanır. İçine şahsî zevk ve görüşünü katar, tabiatı istediği gibi işler. Bu itibarla burada tekniğin bir rolü vardır. Meselâ: Tabiatta üç buutlu olan şeyler, bir tablo üzerinde ancak iki bulutlu olarak gösterilebilir; üç buutlu şeyler de, ancak teknik ile iki buutlu olabilir. Burada sanatçının tabiattan yaptığı kopye bir elyazısına benzer. Elyazısının nasıl kendine has bir karakteri varsa, bu merhaledeki eserlerin de kendilerine has birer karakterleri vardır. Fakat bu karakterler itiyat haline gelmiş olan şekil ile tespit edilir. Goethe bu şekle “tarz,, (Manier) der. Her sanat eserinin kendine göre bir “tarz,, ı vardır. Bu “tarz,,, her şeyden önce sanatçının ruhunu gösterir. Konu, sanatçının şahsiyeti yanında geride kalır. Mademki sanat özne ile nesne arasındaki bağdır, o, öznenin nesneden aldığı tesirin kuvveti nisbetinde belirecektir. Bunun içindir ki, “tarz,, tabiatı öznel olarak tekrar verdirtir.

Bu yazı Sayın MELÂHAT ÖZGÜ tarafından yazılan GOETHE’NİN SANAT GÖRÜŞÜ başlıklı makalesinin bir kısmını içermektedir.

YAZININ TAMAMINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ

Bir Cevap Yazın